Büyük Aptallık: ÖFKE

Aygen Aytaç

Ağla sevgili yurdum, korkumuzun mirasçısı doğmamış çocuğa ağla. Onun yeryüzüne fazla derin bir sevgi beslemesine izin verme. Parmaklarının arasından sular aktığında çok sevinmesine engel ol, güneş batarken ovalar ateş kırmızısına boyandığında sükunet içinde oturmasını da önle. Kuşların cıvıltısına kendini fazla kaptırmasın, hiçbir dağı ya da vadiyi aşırı sevmesin. Çünkü çok sevse de, korku onu tüm bunlardan yoksun bırakacak.

 Alan Paton, 1948’de yayınlanan ‘Ağla Sevgili Yurdum’ adlı romanında, Güney Afrika’da doğacak çocuklar için bu mesajı veriyordu. Romanında, beyazlarla siyahların birbirine beslediği korku ve nefret duygularının güzel bir ülkeyi nasıl mahvettiğini anlatan Paton, ırkçılığın, hem siyah hem beyaz, doğacak tüm çocuklara hayatı zehir edeceği kaygısını dile getiriyordu. Kitapta, romanın kahramanı olan biri siyah, öteki beyaz iki baba, çocuklarını kaybetmenin öfkesini, birbirinden çıkarmıyor, aksine birbirinin acısını anlıyor ve bu acılar tekrarlanmasın diye köylerinde, birlik içinde yepyeni bir hayatın kurulmasına öncülük ediyordu.

Türkiye ve genel olarak dünya, yazar Alan Paton’un ve sonrasında Güney Afrika’daki ırkçı rejimin sona ermesinde öncü rol oynayan Nelson Mandela’nın öfke karşıtı görüşlerine ve bilgeliğine en çok ihtiyaç duyulan dönemlerden geçiyor. İnsanlar, kurumlar, yönetimler, hepsi, korkularının esiri olmuş, statülerini yitirmekten, kendilerine, haklarına zarar gelmesinden korkuyor. Korkuyu öfkeyle bastırmaya çalışıyorlar. Amerika Birleşik Devletleri’nde Başkan olmaya çalışan Donald Trump’ın göçmen korkusu ve öfkesinden tutun da, Avrupa’nın mülteci öfkesine, Türkiye’deki ‘dış mihraklar’ korkusundan kaynaklı öfkeden başlayarak, ‘laiklik ve haklar elden gidiyor’ korkusundan kaynaklı öfkelere kadar, dünya dev bir öfke kasırgasında savrulup duruyor.

Türkiye’de köşe yazarları, felsefeciler, psikologlar, politikacılar, hemen her gün, ‘her an felaket olabilir,’ ‘bunlar iyi günlerimiz,’ ‘linç kültürü, tehditler, kutuplaşma ayyuka çıktı’ uyarılarında bulunuyor. Herkes öfke dolu ama işin ilginç yanı, olanlar, insanlara acı verirken, ‘intikam’ olasılığı yüzünden, bir çeşit mutluluk da veriyor olsa gerek, kimse ‘kardeşim gelin şu sorunları çözelim’ demiyor. Sorunların çözümü için ille de karşı tarafın yok olması ön şart olarak görülüyor. Yaşadığımız çağın en popüler eğitimlerinde öğrenilen sorun çözme, uzlaşma, bağışlama, korkulardan ve nefretten arınma gibi bilgiler, karşıt tarafın yok olmasından sonra, kendi ‘taraftar grupları’ içinde kullanılmak üzere rafta bekletiliyor. Yani atalarımızın dediği gibi, kimse üzüm yemek istemiyor, herkes bağcıyı dövüyor.

İnsanlar, bağcının (karşı tarafın) yanlışının, kasıtlı olduğunu düşünüyor; dolayısıyla, karşı tarafın sözünden ya da hareketinden ötürü kendi açısından bir kayıp varsa da, bu kayba üzüleceğine, doğrudan bağcıya öfkeleniyor. Hatta öfke öyle almış başını yürümüş ki, bazen, karşısında canlı olmasa da öfkelenenler var. Çalışmayan bilgisayara, donan telefon ekranına, park yeri olmamasına, durduk yere parkta duran heykele, kışın soğuğa, yazın sıcağa öfkelenenler de var ki, bu durumlar muhtemelen herhangi bir yanlış davranıştan kaynaklanmıyor. Bu trajikomik tepkinin altında, kendine güvensizlik, hep bu tür olaylara maruz kalma ve statüsünün zedelendiği hissi yatıyor olabilir. Sanki herkes ve her şey öfkelenen kişinin aleyhine çalışıyor hissi, takıntısı…. Memnuniyetsizlik., hayattan zevk alamama, değer bilmeme…

Kendimize güvenimiz ne kadar azsa, ideallerimize ne kadar saldırıldığını düşünüyorsak, etraftakileri ne denli kontrol etmeyi hayal ediyorsak, belirsizliklerden ne kadar korkuyorsak, öfkeye o denli açık oluyoruz. Öfke göstererek, kaybedilen kontrolün geri alınması amaçlanıyor ki bu sadece her iki tarafın da kaybettiği acı durumlarla sonuçlanıyor.

Felaket, herkes için bu kadar yakınken, canlı örnekleri, dünyanın dört bir yanında ama özellikle de orta doğuda yaşanırken, insanlar, olanlarla ilgili birbirini suçlamaya devam ediyor. Birçok kişi, küfrede küfrede, yaşayacak, çocuğunu doğuracak daha iyi bir ülke, hatta gezegen arıyor. Geride kalanlarsa, ‘ülkeyi beğenmeyenlerin çocuklarını da alıp gitmesini’ istiyor. Korku gibi öfke de herkesi esir almış, herkesin hayatını kontrol ediyor. Halbuki, her birimiz hayata bir kere geliyoruz ve mutlaka daha iyi bir hayat sürmenin bir yolunu, ihtiraslarımızın ve korkularımızın esiri olmadan, aklımızı kullanarak bulabiliriz. Doğmamış çocuklarımıza acıklı mektuplar yazacağımıza, daha iyi, birlik ve barış içinde bir hayatın temellerinin atılmasına katkıda bulunabiliriz.

İnsanlık tarihi boyunca, dünyanın ve Türkiye’nin şu anda içinde bulunduğu çıkmazlardan, kutuplaşmalardan çok daha derinleri yaşanmış ve karşılıklı oturarak, birbirini anlayarak, kimi zaman af dileyerek, bağışlanarak, hakların korunması, herkesin eşit ve barış içinde yaşaması için gerekli yasalar çıkartılarak, kurumlar oluşturularak bu sorunlar aşılmış. Şimdi aşılamaması ve bir felakete sürüklenilmesi durumunda, yeryüzünün bugünkü sakinleri bizlerin, bugüne kadar yaşayanlardan daha aptal ve beceriksiz olduğumuz sonucunu çıkarmamız gerekecek, sanırım.

Güney Afrika’da Mandela, Hindistan’da Gandhi, Amerika Birleşik Devletleri’nde Martin Luther King, hiç kuşkusuz çok daha vahim durumlardan, öfke ve şiddet olmadan çıkılmasına öncülük ettiler. Haksızlıkları, yanlışları eleştirdiler ancak bunları yapanların da insan olarak saygı görme hakları olduğunu hiç akıllarından çıkarmadılar. Sonuçta, onların amacı, ‘bağcıyı dövmek’ değil, herkesin huzur içinde birlikte yaşayabileceği bir dünya yaratmaktı. Tarih bunun mümkün olduğunu gösteriyor ancak bu herkesin tek tek katılımıyla başarılabilir.

İnsanlar karşıtlarının aşağılanmasını ve kötülüğünü istemektense, onların dostluğunu ve işbirliğini kazanmaya çalışabilir. Hata yapan karşıtımızın, ancak dostluk, sevgi ve anlayış sayesinde değişebileceğini umarsak, haksız düzeni değiştirme şansımız olabilir. Bu yumuşak ya da duygusal bir tavırdan ziyade, adalet arayışında taviz vermeyen sağlam bir duruş olarak görülmeli. Karşı tarafa saygıda kusur etmeden, esas kaygımızın, herkesin içinde bulunduğu durumun iyileştirilmesi olduğunu ortaya koyabiliriz.

Gandhi İngilizlerin Hintliler üzerinde yarattığı korku ve terörü, halkına güven vererek, kendilerinin ve hareketlerinin değerini anlamalarını sağlayarak ortadan kaldırdı. Bu da, Hindistan’da kaçak göçek, çaresiz, intikam almak için şiddete başvurulan protestolardan çok, sakin, düzeyli, stratejik tepkilere yol açtı. Martin Luther King’in ünlü ‘Bir Rüyam Var’ konuşması da, öfkeli protestocuları, yakın gelecekte erişilebilir güzel bir hayat olduğu noktasında birleştirmişti. King’in bu ilham verici konuşması, karşıt grubun da bu güzel gelecekte bir rolü, katkısı olabileceği düşüncesini içinde barındırıyordu.

Bu devrimler, benzeri sosyal hareketlerin, şiddet olmadan başarıya ulaşabilmesi için, insanların nihai amaçlarına ve kendilerine baskı uygulayanlara yeni bir gözle, sevgi ve yüce bir gönülle bakmasını gerektiriyor. Öfkeliyken bağışlamak her ne kadar dünyanın en zor işi olsa da, bağışlamak, incitildiğimiz, öfkelendiğimiz andakinden daha büyük bir kalbe kavuştuğumuz, geliştiğimiz anlamına gelir ki, bu kimi zaman incindiği için öfkelendiğimiz statümüzün korunmasından çok daha anlamlı. Acı ve nefret, sevgi ve anlayışa dönüştürüldüğünde, şiddetten çok daha yaratıcı bir tavır sergilemiş oluruz. Karşı tarafı, bizimle birlikte hareket etmeye ikna edebilirsek ilerleme sağlayabiliriz. Karşı tarafın, savunmaya geçmesi, kendisini korumaya alması, ilerlemeyi ancak engeller. Nazik ve sevecen bir tutum ise, savunma kalkanlarının inmesine sebep olur.

Güneşle Rüzgarın Savaşı:

Nelson Mandela bir gazete mülakatında, bu barışçıl süreci bir hikayeyle anlatmaya çalışmıştı: ‘Güneş ve rüzgar bir güç savaşına girmişler. Güneş, ben daha güçlüyüm derken, rüzgar kendisinin daha güçlü olduğunda ısrar ediyormuş. Sonunda üzerinde bir battaniye ile geçen bir gezgin üzerinde güçlerini yarıştırmaya karar vermişler. Önce rüzgar esmeye başlamış. Estikçe esmiş ama bir türlü battaniyeyi gezginden kopartamamış. Rüzgar şiddetlendikçe, gezgin battaniyesine daha da sıkı sarılmış. Sıra gelmiş güneşe… Yavaş yavaş ısıtmaya başlamış güneş. Güneş ışınları güçlendikçe, gezgin de battaniyesini usulca üstünden atmış. Yumuşak tutum, daha güçlü bir sonuç doğurmuş.’  Kıssadan hisse şu: Barışçıl yollarla en inatçı, en kararlı insanları bile değiştirmek mümkün.

İkinci Dünya Savaşı sırasında, Gandhi şöyle demişti: ‘Bugün dünyanın gözleri kandan görünmüyorsa da, biz dünyanın yüzüne sakinlikle ve apaçık gözlerle bakmalıyız.’ Gerçekten de insanlar intikam hevesiyle birbirini de yese, mutlaka kendi içimizde ve siyasi kültürümüzde yapabileceğimiz daha iyi şeyler var. Öfkesini aşmak, o kızgınlık anında yapıcı olmak çoğu kişiye zor gelebilir. Ama en azından öfkenin aptallık olduğunu ve zarardan başka bir şey getirmeyeceğini anlayabilmek de önemli. Farklı bir adım atmak insanın kendisine kalmış.

Şimdi, ülkesini, yaşadığı dünyayı sevdiğini iddia edenlerin, bunu kanıtlaması, tüm insanlığın yararına bir şeyler yapması için iyi bir zaman olabilir. Egomuza, öfkemize yenilerek sözlü ya da fiziksel şiddete başvurabilir, karşı tarafı daha da kışkırtır, gerginliği iyice arttırabiliriz. Ya da, gerçekten amacımız, ülkenin, dünyanın, tüm insanlığın iyiliği ise, tüm baskılara rağmen, hiç kimseyi yok saymadan, kimsenin kötülüğünü, bizim çektiğimiz acıların aynısını çekmesini istemeden, nihai amacı aklımızdan çıkarmayarak, insanları anlamaya çalışarak, severek, paylaşarak, destek olarak, mutlu bir geleceğe katkıda bulunabiliriz. Tabii bunun için, zeka, kendi kendini kontrol ve koca bir yürek gerekli.

Bu konuda çok fazla düşünmesek iyi olur, zira hala birbirimiz için tek umut kaynağıyız ve gidecek başka gezegenimiz yok.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s