Al Gülüm Ver Gülüm Kalkınma

adam

‘Yoksul bir kişiye balık vereceğine, balık tutmayı öğret’ cümlesi, uluslararası örgütlerin, sivil toplum kuruluşlarının ve kalkınma ajanslarının dilinden düşmüyor. Hatta bu cümle, birçoğunun sloganı… Her ne kadar Türkiye’de henüz bu yıllanmış kalkınma anlayışına bile pek geçilemediyse de -hala yoksula balık vermeye devam edilse de- aslında balık tutmayı öğretmek de ne kadar işe yarıyor tartışılmalı. Tabii ki, biri çıkıp, aç açına dikkatimi öğrenmeye veremiyorum dese, verecek cevabımız olmaz. Ama peki balık tutmayı öğrenenler, karınlarını doyurabiliyor mu acaba?

Mutlaka her alanda olduğu gibi, kalkınma alanında da, başarı öyküleri var. Tek bir projeyle, tek bir sivil toplum çalışmasıyla, tek bir kişinin sözüyle, ufak bir destekle, teşvikle, hayatı değişen insanlar kuşkusuz var. Peki biz, toplumun çok çok az bir kesimini oluşturan bu rol modellerle yetinebilir miyiz? Yoksa kalkınma projelerini, birçok açıdan ele alıp, daha kapsamlı biçimde mi tasarlamalıyız? Tabii ki resmi ve özel düzeyde, sadece balık tutmayı öğretmekle kalmayıp, katılımcılara maddi destek sağlayan, onların ayağa kalkmalarına, ortaya çıkmalarına yardımcı olan kuruluşlar yok değil. Ama bu, sadece ‘balık tutmayı’ öğretmek için, milyarlarca lira kalkınma yardımının ‘al gülüm ver gülüm, vur patlasın çal oynasın’ anlayışıyla heba edildiği gerçeğini görmemize engel değil.

Bu projeleri, yıllardır kopyala-yapıştır yöntemiyle hazırlayanların, uygulayanların açısından bakarsak, yoksul kadın ve gençler, sanki denizin kenarında tembel tembel oturmuş, ‘bir danışman gelse de, bana balık tutmayı öğretse, her yer güllük gülistanlık olur’ diyerek sayıklıyorlar. Bu bakış açısıyla yazılıyor çoğu proje… Gençlerin ve kadınların, özellikle yabancı danışmandan, tercüman aracılığıyla öğrenmek istediği düşünülüyor ‘balıkçılığı’… Yabancı danışman gelsin diye büyük bütçeler ayrılıyor, bu pozisyon için… Danışman, gence, kadına ‘balık tutmayı’ öğretir öğretmez, iş bitecek, bölge halkı otomatik olarak kalkınacak sanılıyor.

Halbuki, bakalım o insanın hayali, balık tutmak mı? Böyle bir tutkusu, ilgisi ya da yeteneği var mı? Diyelim ki, hayatta en çok istediği şey, balık tutmak… İş, balık tutmayı öğrenmekle bitiyor mu? O danışman, proje çerçevesinde alınan ya da kiralanan ekipmanla birlikte işi bitip gittiğinde, bizim ‘yoksul’, kenarda yine tek başına kalmayacak mı? Bakalım, bir balıkçı teknesi ya da kayık almak için, hatta olta almak için parası var mı? O tekneyi kullanacak, bakımını yapacak bilgiye sahip mi? Tutalım ki, oltalar, ağlar, tekneler hazır. Denizde de balık bol… Bu insanların, tuttukları balıkları koyacak, bozulmadan saklayacak yerleri var mı? Pazarlara erişimleri, pazarlama yetenekleri, hesap bilgileri ne alemde? Peki iklim değişikliği, yerel şartlar rahatça balık tutmalarına olanak sağlıyor mu? Balık tutarken, denizlerin, çevrenin sürdürülebilirliği konusunda bilinçliler mi?

Kalkınma, oturulan masadan 3 yıllık, 5 yıllık planlar yapmakla gerçekleşebilecek bir iş değil. Kalkınma öncelikle, insanların ne yapmak istediklerini, ne olmak istediklerini öğrenerek başlamalı. Çünkü insanların bir şeyler başarabilmesi için, önce sevdikleri, ilgilendikleri işi yapıyor olmaları gerek. Bir ‘uzmanın’ ya da devlet adamın onlara uygun gördüğü işi değil.

İnsanların değer verdikleri işi yapmalarına olanak sağlamaktır, gerçek kalkınma… Yapmak istediklerini, yapabildiklerini görmek, kendi dar çevrelerinden çıkmalarını sağlamak için, onlara bilgi ve beceri kazandırmanın yanı sıra gerekli bağlantıları kurmalarına yardımcı olmaktır. Örneğin günümüz koşullarında, bilgisayar kullanmayı, farklı bir dilde konuşmayı, yazışmayı öğretmektir. Türkiye ve kalkınmakta olan sayısız ülkede, kalkınma için ayrılan paralar, genelde yabancı ya da yerli uzmanlara, seyahat acentelerine ve ‘balık tutmanın öğretildiği’ ama gelenlerin genelde balıkçılıkla uzaktan yakından ilgisi olmadığı yarı-dolu toplantı salonlarına gömülüyor. Projenin başarısının tek ölçütü, toplantı katılımcılarının sayısı olunca da, ‘başarılı’ olmayan proje yok gibi duruyor.

Halbuki kalkınma projelerinde, balık tutmanın yanı sıra, farklı kesimlerle ve yollardan iletişim, ilişki kurmanın önemi, yöntemleri öğretilse, balık tutmak kadar, iş yönetimi, pazarlama, iş ahlakı, ahlaki değerlerin, kazan-kazan uygulamalarının, ekip kurmanın ve ekiple çalışmanın uzun vadedeki yararları anlatılsa, insanların da seçenekleri arttırılmış olur. Doğrusu bu ya, insanların seçenekleri ancak bu çok yönlü destekle, onların kendilerini gerçekleştirmesi için gerekli ortamın oluşturulmasıyla gerçekten artırılabilir. İlle de bir yurt dışı bağlantısı gerekiyorsa, en işe yarayanı, hatta tek işe yarayanı, gençlerin, okumak, dil öğrenmek, staj yapmak için farklı ülkelere gönderilmesi, yepyeni bakış açılarıyla, bağlantılarla ülkeye geri dönmesi gibi görünüyor. Bu anlamda, Türkiye’nin son yıllarda AB üyelik süreci çerçevesinde yurt dışına okumak ve staj yapmak üzere çok sayıda genci göndermesinin belki de kalkınma sürecindeki en güzel, en ufuk açıcı, en umut verici gelişme olduğunu söylemeden geçmemek gerek.

Yıllar önce bir uluslararası kuruluş, Türkiye’nin güneydoğusunda bir köyün kadınlarıyla, Fransa’da adil ticaret yapan bir firma arasında bir ticaret anlaşması yapılmasına önayak olmuştu. Anlaşmaya göre, adil ticaret şirketi -dünyanın diğer yerlerinde yaptığı gibi- sırf köy kadınlarına destek olmak için, kadınların üreteceği kuru üzümü, piyasa fiyatının 3 kat fazlasına satın alacak, kuru üzümün Fransa’ya ulaştırılabilmesi için, köye konteynerler gönderecek, onları kendisi, Fransa’da paketleyecek, üretim yerindeki köy kadınlarının ve üzümün hikayesini paketlerin üzerine basacak ve büyük süpermarketlerin, adil ticaret raflarında satacaktı. Firmanın tek şartı, üzümün sağlıklı bir şekilde kurutulması ve tırlara yüklenmesiydi. Üzümler tırlara yüklenmesine yüklendi ancak Fransa’ya vardığında görüldü ki, köylüler, şirketin tek şartı olan, üzümleri beyaz kumaş üstünde kurutma şartını yerine getirmemiş, üç kat fazla kazanmak yetmezmiş gibi, üzümleri gazete kağıtlarında kurutmuş, dolayısıyla, üzümler gazete boyasıyla kokuşmuştu. Anlaşma iptal edildi. ‘Balık tutmayı’ öğrenen köylülere, iş ahlakı, uzun vadede her tarafın kazandığı anlaşma yöntemleri, kalitenin önemi öğretilmediği için, köylüler, ‘denizi hepten kurutmuş oldu’. Adil ticaret anlaşmasının imzalanmasını, gümbür gümbür ilan eden uluslararası kuruluştan, daha sonra bu konuda tek bir haber duyulmadı. Ne kimse anlaşmanın akibetini sordu ne de  bu kuruluş, ‘balık tutmayı öğretmekten’ vazgeçti.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s